Sergüzeşt - Samipaşazade Sezai | Kitap Yorumu

 

Yazar Adı: Samipaşazade Sezai
Kitap Adı: Sergüzeşt 
Özgün Adı: -
Seri Sıralaması: -
Baskı Yılı: 2019
Sayfa Sayısı: 100
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları 
Kitaba Puanım: 5/5
Yine yerinden yurgundan koparılışı hikayesi ve yine boğazda düğüm bırakan bir kitap Sergüzeşt.
Hissettiklerimi nasıl ifade edeyim kestiremiyorum. Daha önce de okumuştum kitabı ve her okuyuşumda aynı duyguları daha arttırarak hissettiriyor ve bu ağırlıkta yüreği eziliyor insanın. Yazılan her kitapta bir gerçeklik olduğunu düşünüyorum, elbette gerçek hikayelerden yola çıkan kurgular kitaplar var. Ve eskileri, o dönemlere bakınca o kadar büyük kayıplar acılar ve yarım kalanlar var ki, kurgu olarak elimize aldığımız kitaplarda ille de bir gerçeklik gizli.


Kitaba gelecek olursam;
Dokuz yaşında iken Kafkasya’dan kaçırılır Dilber.  İstanbul'a getirilir, önce Mustafa Efendi'nin evine satılır, orada gördüğü eziyetler de çabasıdır. Tayini çıkan Mustafa Efendi'nin kızı yine esirciye satmasi ile Dilber'in çilesi bitmemiştir. Tüccar onu zengin bir konağa satar. Orada az da olsa rahat bir hayata kavuşur, ahir ömründe talihi biraz olsun yüzüne gülmüştür ve lisan bile öğrenir. Derken konağın  Avrupa'da öğrenim görmüş genç beyi olan Celal, onu gördüğü andan beri aklından çıkaramaz ve zamanla da yüreğine yer açarak yanlarında hizmet eden Dilber'e aşık olur.

Celal'in duyguları karşılıksız değildir ve Dilber de bu sevdaya ortak olmuştur. Fakat onların sevdasına engel olacaklar ve evliliklerine izin vermeyecekler olacaktır. Dilber'in çilesi bitmemiştir ve üçüncü kere esirciye satılır. Mısır'a sürülen Dilber'i yine bir zengin satın almıştır. Onu satın alanlara bas kaldırıp isteklerini yerine getirmediği için dövülür, hapsedilir. Haline acıyan ve bu kimsesiz kıza karşı içten duygular besleyen haremağası ona yardım etmeyi teklif eder. Dilber'in ardından Celal perişan olur, hastalığından dolayı vefat eder. Dilber ise artik dayanacak gücü kalmamış yolun sonuna geldiğini düşünerek Nil'in soğuk suyuna kendini atarak canına kıyar.

Çocuk yaşta aileden koparılmak, esaret altında geçen zorlu yıllar, birinden başka bir efendiye satılması ve nahif masum bir aşkın boğazda kalması yürekte yarım bırakılması...
Okumamış iseniz mutlaka bir şans vererek okumalısınız bu kitabı.
“Sergüzeşt'i genç, gayretli ve maharetli bir mimarın tecrübe sahibi olmadan önce inşa ettiği bir binaya benzetiniz. Aldanmayacağınızı ümit ederiz.” Mizancı Murat Küçük Şeyler'le edebiyatımıza yeni bir soluk getiren Samipaşazade Sezai'nin ilk ve tek romanı olan Sergüzeşt, gerek kurgusu gerekse anlatımıyla edebiyat tarihimizde bir dönüşümün habercisi kabul edilir. Henüz çocuk yaşta Kafkasya'dan getirilip İstanbul'da satılan Dilber'in macerasını XIX. yüzyıl sonu Osmanlı'sında hâlâ sürmekte olan insan ticaretinin birey ve toplum hayatında yol açtığı yıkım üzerinden ustaca anlatan yazar, devrinin sosyo-kültürel yapısına da ışık tutar. Günümüz okuruna yüz elli yıl öncesinden etkileyici sahneler sunan Sergüzeşt'in, yıllar geçtikçe daha çok okunup beğenileceğini umuyoruz.

Samipaşazade Sezai (1859-1936) İstanbul'da doğan Sezai'nin çocukluk ve ilkgençlik yılları Maarif nazırlığı da yapmış olan babası Sami Paşa'nın Taşkasap'taki büyük konağında geçer. Bu konak dönemin meşhur fikir adamlarına, yazar ve şairlerine ev sahipliği yapan önemli bir buluşma noktasıdır. Sezai burada pek çok yazar ve şairle tanışır. Özel hocalardan Arapça, Farsça ve Fransızca dersleri alır. Gençlik yıllarında oldukça etkilendiği Namık Kemal ve yakın dostu Abdülhak Hamit'in yenilikçi düşüncelerini benimseyen Sezai, 1880'de Londra Sefareti'ne ikinci kâtip olarak atanır. Burada Batı edebiyatını, özellikle Shakespeare'in eserlerini inceleme imkânı bulur. Londra'da geçirdiği bu zaman onun düşünce dünyasını ve edebi ufkunu genişletir. 1901'e kadar İstanbul'da Hariciye Nezareti'nde muavinlik görevini sürdürür. İstanbul'da geçirdiği 1886-1901 yıllarında Sergüzeşt'i, Küçük Şeyler'i ve Rumûzü'l-Edeb' i yayımlar. İstanbul'un alafranga dünyasına yönelik ilk köklü saptamalar onun eserlerinde belirir. Sergüzeşt'te esirlik ve özgürlük kavramlarını işlemesi hükümetin takip çemberine girmesine neden olur ve 1901'de Paris'e kaçar, burada Jön Türkler'e katılır. Tanzimat dönemi yenilikçi edebiyatın öncülerinden Samipaşazade Sezai'nin seçme eserlerine Türk Edebiyatı Klasikleri Dizimizde yer vermeyi sürdüreceğiz.
(Tanıtım Bülteninden)

Yazar Röportajı #12 Elif Ebru Batı Wibrew - Ay Parçasının Güz Yaşları

 

Bazen ileriye gidebilmek için geçmişe geriye dönmek gerekiyor ve bugünü iyi anlamak için de geçmişi bilmek. Hem ne demiş Cemil Meriç; "Geçmiş geleceğin malzemesidir."

Bugünün sohbet konuğum Ay Parçasının Güz Yaşları kitabıyla okuyanın yüreğine dokunan yazar Elif Ebru Batı Wibrew. Kendi ailesinin hikayesini kaleme alarak öyle bir anlatmış ki, an an tüm hisleriyle birlikte kitabı sadece okutmuyor, bizzat yaşatıyor. 3 kuşağın yaşadığı aşkları, kırgınlıkları, özlemleri, korkuları... Tüm gerçekliği ile biz okurlarına sunuyor.

Bir filmden hafızamda kalan bir replik var benim. Şöyle diyordu karakter; "Parmak izlerimiz dokunduğumuz hayatlardan silinmez." Gerçekten de öyle. Ve ben de bir düzelti yapıyorum, iyi olan kitaplar dokundukları kalplerde yer edinirken onların hayatlarına silinmeyecek parmak izleri bırakırlar. Bu kitap benim için kesinlikle öyle.


●Sevgili Elif Ebru Batı Wibrew, bize kendinizden bahseder misiniz?

☆ Elbette. Samsun ve Sinop’un tam ortasında kalan eski adı Gümenüz olan Yakakent’te doğdum. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Klasik Arkeoloji bölümünden mezun olduktan sonra dil eğitimi için altı aylığına Londra’ya gitmiştim ama o gidiş dört yıla çıktı. Bari buradayım bir de yüksek lisans yapayım dedim. London Metropolitan Üniversitesi’nde Uluslararası Turizm Siyaseti ve Pazarlama’yı bitirdikten sonra yurduma döndüm. Bir yandan çalışırken bir yandan da roman çalışmalarıma başladım. Yolculuk böyle başladı yani.

●Kaleme aldığınız kitapta kurmaca bir kurgudan ziyade kendi ailenizin yaşadığı hayatları yazdınız. Sizi yazma evresine iten tetikleyici neden neydi? Ve ben bu hikayeyi yazma fikrinizin serüvenini de merak ediyorum. Ay Parçasının Güz Yaşları nasıl ortaya çıktı?

☆ Ay Parçasının Güz Yaşları benim üçüncü romanım. Ama diğer ikisini yazarken de bu romanım üzerime çalışıyordum zaten. İsmi de sonu da çoktan belliydi. Çünkü bizzat birinci ağızdan dinlediğim ve üzüntüyle bakıp çözüm üretemediğim bir hikayeydi. Ama üzerinde çok çalışılması gerekiyordu ve ilk kitabım olmamalıydı. Azıcık pişmem da lazım gelir diye düşünmüştüm. İyi ki de öyle yapmışım çünkü o zamanlar ilk bu romanı yazmış olsaydım yıllar içinde tesadüfen öğrendiklerimi kitaba yazamayacaktım.

Kitaptaki kahraman annemin babaannesi Mehpare… Sık sık ziyaretine giderdim. Vefat ettiğinde yirmili yaşların ortasındaydım. O yüzden birçok bilgiyi kendinden dinledim. Roman gibiydi. Biraz Aşk-ı Memnu’ydu, biraz Çalıkuşu’ydu ama gerçekti. Ve “roman gibi” olmaktan çıkıp roman olmayı hak ediyordu.

● Roman gibi hayatı olan birinin romanı kesinlikle olmalıydı ve iyi ki kaleme alarak biz okurlara sundunuz. Her insan için kendini ifade etme şekli farklı olabiliyor. Yazmak ile uğraşan insanlar ise kendilerini daha rahat yazarak ifade ettiklerini söylerler. Bu sizin içinde geçerli midir? Yazmanın sizin hayatınızda kattıkları ve kazandırdıkları nelerdir?

☆ Çok doğru söylüyorsunuz. Ressam resme, müzisyen bestelerine, şair şiirlerine aksettiriyor duygularını. Ben küçüklüğümden beri şiir yazarım. Bir arkadaşımla tartışsam şiir yazıp gönderir duygularımı anlamasını sağlardım. Ya da bir iki paragrafla ifade ederdim. Yazdıkça o kelimeler artık söze de yansıyor. Yine ve yeni konular yazmak için algılarınız her zaman açık oluyor. Bir insanı yargılamamak ya da ona acımasızca etiket basmamak lazım. Kim bilir nelerden geçti deyip anlamaya çalışmak lazım. Bence yazmanın bana kattığı en büyük şey bu.

Devamlı yüzleri incelerken buluyorum kendimi. Ne oldu da bu yüzde hüzün var ya da bu kadar acımasız duruşunun ardındaki hikaye ne diye soruyorum. O yüzler belki içlerindekini kelimelere dökemiyor ama bana model oluyorlar. Yüzlerini okuyorum sonra içlerini…

●Bir yazar için kitabın basılması, raflara çıkması çok önemli ve özeldir. Bu sizin gerçekleştirmek istediği bir hayal miydi?

☆Ben Londra’dan döndükten sonra İletişim Fakültesi’nden o sıralar mezun olmuş kardeşim Sedef’in dil eğitimi alması gerektiğin düşündüğüm için onu Londra’ya gitmeye ikna ettim. Zorla. İstemeyerek gittiği için hep negatif şeyler geldi başına. Negatif ve trajikomik. İlk romanım “Bir Londra Masalı” öyle hayat buldu. Yazarken de kahkahalarla yazdım, bitirince de kahkahalarla imzaladım. Onun çıkışındaki heyecanım kelimelerle ifade edilemez. Hayalim gerçek olmuştu ve raflarda ne zaman görsem gözlerim doldu o ilk aylarda. İkinci romanım “Gökten Üç Aşk” düştü çıkınca da aynı heyecan devam etti tabii ama adınızı ilk defa yazar olarak görmenin heyecanı başkaydı. İlk kitabım “en iyisi“ olarak kalmasa da hep “en özel” kalacak o yüzden.

●Hiç korktuğunuz an oldu mu? Yazarlık güzel bir serüvendir ve birçok tepkiler yazılanlara geliyor. İyisiyle kötüsüyle gelecek tepkilerden çekinip beğenilmeyeceğiyle alakalı endişeleriniz oldu mu?

☆ Ne kadar yazdığım konulara güvensem de insanlar farklı farklı. Kiminin çok güldüğüne diğeri tepki vermeyebiliyor. Kiminin çok sevdiği diğerine öylesine gelebiliyor. Bir eser ortaya çıkarmak isteyen herkes onaylanmak ve kitlelerce sevilmek, onaylanmak ister. Sadece kendin yaz kendin sev sloganı güden bir sanatçı ya da yazar zaten topluluğa hitap etmeyi seçmemiştir ki. Ben gözü doymaz bir sevgi arsızı olduğum için herkes sevsin bir tane bile sevmeyen çıkamasın diye yola çıkıyorum hep. Şükür şimdiye kadar olumsuz bir yorum almadım okuyanlardan ama alırsam üzerine gider bir sonraki adımlarımda daha çok kişiye hitap edeyim, sevilerek okunayım diye çalışırım. Ama bu sorunuzun cevabı evet... Yeterince sevilmezse diye kuşku her zaman oluyor. Olsun da. Olsun ki daha fazla yüreğe dokunabilmek için titiz çalışayım.

●Her yazarın hayalleri arasında kitaplarının beyaz perdeye taşınması da vardır, kuşkusuz. Olaki bir gün, kitaplarınız için film teklifi alsanız, cevabınız ne olurdu?

Ben şahsen Mehpare'yi beyaz perdede görmeyi çok isterim. Ve milyonların da bu hikayeyi izlemesini arzu ederim, umarım bir gün gerçekleşir ve seyretme imkanımız olur.

☆ Herhalde dünyanın en mutlusu olurdum. Çok isterim film olmasını. Son romanımı okuyan herkesten özel mesajlar alıyorum. İnanın hepsinin de temennisi bu. Mehpare’yi beyaz perde de tanımak. Bu hikaye ne kadar çok kişiyle buluşursa Mehpare babaannem sanki daha huzurla uyuyacak yattığı yerde. Bu çoklu buluşmayı da en fazla sinema sağlardı…


●Yazacağınız yeni kitap için, kurguyu oluşturacağınız zaman nelere dikkat edeceksiniz? Ay Parçasının Güz Yaşları kitabınızda olduğu gibi yine gerçeğe dayanan bir hikaye mi olacak yoksa bu sefer kurgu dünyası olan bir hikaye mi?

☆ Bu son kitabımda bir nevi ailenin tarihine yolculuk yaptım. Kafamda dört beş proje var bundan sonraki için. Üç yakın arkadaşın aşklarını anlatan ve üçünü bir yerde birleştiren, geçmişlerini deşen bir roman, bunun yanı sıra anneannemin hikayesi, ayrıca tuhaf aldatmaları içeren gerçek yaşanmışlıkları birleştireceğim projelerim var. Gerçek hikayeleri kelimelerle buluşturmayı seviyorum ama bunun yanında kurgusal roman planlarım da olacak. Şu anda nadasa çekildim. Bir iki ay içerisinde başlayacağım kısmetse.

●Bir yazar olarak severek okuduğunuz, yazımını kurgu dünyasını beğendiğiniz yazarlar kimlerdir?

☆ Reşat Nuri Güntekin her zaman listenin başındadır. Döne döne okurum eserlerini… Günümüz yazarlarından Buket Uzuner, Zülfü Livaneli, Azra Kohen… Kitaplarını keyifle okuyorum…

●Son olarak okurlarınıza ve takipçilerimize söyleyecekleriniz ya da benim unutup sizin eklemek istediği bir şey var mı?

☆ Çoğu okuyucum kitabımı okuduktan sonra duygu ve düşüncelerini benimle paylaşıyor. Bu beni hem çok sevindiriyor hem de motive ediyor. Bunun için size ve diğer herkese çok teşekkür ediyorum. Sizlerden gelen paylaşımlar benim için çok değerli ve her daim arşivimde saklanacak. Bu güzel sohbet vesilesiyle ulaşmış ya da ulaşacağım herkese sevgilerimi iletiyorum. Sağ olun var olun. ❤

☆☆☆

Yazarımıza bir kere daha buradan teşekkür ederim, beni kırmayıp teklifimi kabul ettiği için. Ve bu güzel insanları ilelebet anmak hatırlamak hafizalara kazınmasını sağlamak için yazdığı kitap için de teşekkürler. Harika bir serüvendi. Kitabı mutlaka öneririm, okuyunuz.
Sevgilerle...

Ay Parçasının Güz Yaşları - Elif Ebru Batı Wibrew | Kitap Yorumu


Yazar Adı: Elif Ebru Batı Wibrew
Kitap Adı: Ay Parçasının Güz Yaşları 
Özgün Adı: -
Seri Sıralaması: -
Baskı Yılı: 2021
Sayfa Sayısı: 352
Yayınevi: Pika Yayın 
Kitaba Puanım: 5/5
Siz hiç yaşadığınız evinizden, şehrinizden koparıldığınızı hayal ettiniz mi? Bakın yaşadınız mı demedim sadece hayal ettiniz mi diye sordum. Bu koparılışı, oradan oraya savruluşu yaşayan Mehpare'nin hikayesini okudum. Tabi onun hikayesine gelmeden öncesi de vardı, buruk kırık hatta kırgınlık dolu kalplerin yeteri kadar sevdayı doyasıya yaşayamayışlarına şahitlik edip onun hikayesinin başladığı kısma ulaşacağız. Büyük büyük annesinin kırık aşk hikayesi, evlenip çocuklu olmasının olduğu dönemde geri gelen aşkına gitmesi, kızı Feriha'nın öksüz ve yetimliği, ona meftun olan Cevat ile kısa süren evliliği hazin sonu, Hikmet'in annesiz kalışı, öksüz oluşunun eksikliğini giderdiği halası Nevin'in Selanik'teki Sarı Konak'i, Hasan'ı ve sonrasında Mehpare'si... Nuğber'i, Celal Kaptan'ı, Nigar'ı, Didar'ı, Sait Beyi...

1900'lerde başlayan bir hikaye. Başlangıcı Selanik olan bir yolculuk, devamında İstanbul var, Kınalıada var... 2000'lere uzanan bir hikâye.
Patlak veren savaş, her şeylerini geride bırakarak yeni hayata başlamak, mübadele... Hüznü acısı sevdası eksik olmayan tarihe tanıklık etmek bir yerinde.

Bu kitabın nasıl ve hangi cümlelerle anlatayım kestiremiyorum. Öyle içime işledi ve boğazımda yumruya sebep oldu ki, nasıl anlatsam bilmiyorum. Hasan'a, Cevat'a, Zühtü'ye.. en çok o üçü bir de küçük Hakkı. Umarım cennette sevdikleriyle birlikte sonsuzlukta huzurludurlar.

Dediğim gibi tarihe tanıklık ediyoruz kitapla birlikte. Hatta bir yerlerde Mustafa Kemal'i de görüyoruz. Üç kuşak neslin yaşadıkları sevdaya, hüzne, mutluluğa, sevince, en çok da kayıp ettiklerine şahitlik ediyoruz.
Mehpare... Ne özel ne nahif ne kırılgan ne yakan bir hikayen varmış; dilerim Allah'tan Nunnen Nuğber halan, Kaptan baban, Nigâr ve Didar halanlar, babannen, deden ve Mümtaz ile birlikte çocukluğundaki gibi cıvıl cıvıl huzurlusundur.

Benim için bambaşka bir kitap oldu Ay Parçasının Güz Yaşları. Sevgili yazar Elif Ebru Batı Wibrew kendi babannesinin hayat hikayesini böylesi masalsı bir anlatımla kaleme alarak biz okurlarına sunduğu için teşekkür ederim. Kendinin de dediği gibi "bir ömre onlarca güzü ve baharı Mehpare okumak onunla tanışmak büyük bir şerefti.
Kitabı ŞİDDETLE TAVSİYE EDİYORUM. Sizinde okumanızı çok isterim. O duygulara, yaşanmışlıklara şahitlik etmelisiniz. Dönem kitaplarını, gerçekte yaşanmış hikayeleri seviyorsanız kaçırmamanız gereken bir kitap.

Biri Selanik’te diğeri Bayburt İspir bölgesinde iki ailenin 1900’lü yıllardan itibaren üç kuşak boyunca süren hikâyesi, bir memleket tarihinin yazılmamış kaydıdır aynı zamanda. Bu hikâyenin merkezindeki bir kadın ise belki de o memleketin kalbi...

Mehpare yani Ay Parçası… Selanik’ten İstanbul Beyoğlu’na uzanan, Kınalıada’dan iknasız bir vapur yolculuğuyla Karadeniz’in sessiz limanı Gümenüz’e kaçırılan, “bir ömüre onlarca güzü ve baharı” sığdıran Mehpare…

Dünyada ve memlekette dengeler değişirken sürdürülen köşk hayatlarının, Batılılaşan büyük ailelerin, Beyoğlu gezintilerinin, her milletten insanla komşuluğun, ada sefalarının, yüreğe düşen sevdaların eşliğinde dünyaya gözlerini açan Mehpare hiç unutmuyor, her güz mevsimi geçmişini hatırlıyor; anlatacak büyük ve kalabalık bir hikâyesi var. Ne kadar yaşlanırsa yaşlansın, aradan ne kadar yıl geçerse geçsin, korunaklı çocuk düşlerinde sakladığı bir hikâyesi. Elif Ebru Batı Wibrew, kendi aile tarihinin izlerini titizlikle takip ederek ve yaşayan tanıklara başvurarak üç kuşağın aşklarını, mücadelesini ve düş kırıklıklarını anlattığı Ay Parçasının Güz Yaşları’nda hem geçmişe hem de kendimize bakma şeklimize meydan okuyor; yaşayan kişilerle geçmişin ruhlarını bugün bizler için ustalıkla bir araya getiriyor.

(Tanıtım Bülteninden)



Rehine - Sümeyye Akarçay | Kitap Yorumu


Yazar Adı: Sümeyye Akarçay 
Kitap Adı: Rehine
Özgün Adı: *
Seri Sıralaması: Rehine #1
Baskı Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 494
Yayınevi: Optimum Kitap
Kitaba Puanım: 4/5
“İki ay sonra hiç ayrılmayacağız!” dedi Baran tutkulu bir sesle.
“Sana söylemek istediğim bir şey var.”
“Benim de sana.”
“İlk önce sen söyle…”
“Seni seviyorum.”

Bana göre bir kitabı incelerken en önemli husus yazıldığı zamana göre değerlendirilmesidir. Ne zaman yazılmış, ele alınan konu o dönem sıkça yazılır mıymış şeklinde düşünülerek fikir beyanında bulunulması gerekiyor. Rehine ilk baskısı 2012 yılında yapılmış bir kitap, bu kitabı günümüzden o zamana bakarak bu günün düşünceleri ile yargılamak bariz haksızlık olur. Keza geçmiş zamanlarda yazılmış kitaplar için de bu geçerlidir. (Kamu spotu olsun bu.)

Şu an bu kurguda benzer birden fazla ama çok fazla kitap var ve çoğumuz okumuşuzdur. Rehine her zaman öncü olarak kalacak benim için ve yazarla sağlam bir ilişki kurduğum kitaptır. Bu yüzden ben de yeri hep ayrıdır. Hatırlayanınız var mı ya da o dönem sizler de bölüm bekler miydiniz bilmiyorum ama biz eskiden Facebook'da hikaye sayfalarında bölümler paylaşır, paylaşılan bölümleri heyecanla bekler ve okurduk. FKS Öykü Klübü benim miladım diyebilirim. Bu kitabı ilk orada yayınlanırken okumuş, ilk orada basılacağı haberini alıp çok sevinmiştik. (Biraz maziye daldım, gözler yaşlı, hey gidi günler...) Birçok güzel insanı da bu kitapla tanıdım ben ve iyi ki Sümeyye Akarçay bu kitabı kaleme almış diyorum.

Sosyetenin Asi Güzeli olarak bilinen Esma Hazne geleceği parlak bir üniversite öğrencisidir. Akıllıdır, zekidir, dürüsttür ve güzelliğinin son derece farkındadır. Bir gün ders çıkışı yanına bir araç yaklaşır ve ona sorun çıkarmadan kendileriyle gelmesini teklif eder. Karşı gelmesi ya da direnmesi onu arabanın arka koltuğuna oturtmaktan alıkoyamaz ve hayır bir cevap olarak kabul edilmeden bilemeyeceği bir maceraya atılmak üzere motor çalıştırılır.


Başarılı ve saygı duyulan iş insanı Baran Gökdağ, bulunduğu çevrede sözü geçen hatırı bilinir önemli kişilerden biridir. Aile bağı onun için çok önemlidir. Kız kardeşi Betül'den başka hayatta dayanağı yoktur. Bir de can dostu, sağ kolu Burak vardır. Geçmişinde yaşadığı bir takım sorunlardan güçlü bir şekilde sorulmasını sağlayan birinin bir ricası üzerine hayatı kökten değişir. Kendini bir anda tansiyonu her geçen an yükselen bir maceranın ortasında bulur. Hayatının yumruğunu yerken rehin aldığı güzel yerine kendinin rehin olacağını bilemez...

Sümeyye Akarçay kalemine aşina olanlar bilir, sizi kesinlikle doyuran bir kitap sunuyordur. Ama bilmeyenler için şunu söylemeliyim, beklediğinizin ne olduğuna emin olarak başlamalısınız, bu her kitap için geçerlidir. En başta da dediğim gibi, kitap daha önce farklı bir yayın tarafından 2012 yılında basıldı, daha sonra yenilenen haliyle ve kapağıyla 2015 yılında Optimum Kitap ile yeniden raflarda okuruyla buluştu. Anlatımının iyi olduğunu, karakterlerin yükselen duygularını okura güzel yansıdığı düşünüyorum. Esma'nın fevri çıkışları bazen "ne yapıyor yahu bu" dedirtse de
ben, Sümeyye'nin kaleminin eğlenceli olduğuna tanıklık eden şanslılardan biriyim. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan bir oturuşta bitirebileceğiniz bir kitap okuyacaksınız. Defalarca okuyan biri olarak söylüyorum bunu.

Yıllar önce şöyle bir cümle kurmuştum, kitabı bitirdikten sonra; "Bu kurgunun kitaplaşma sürecinin yakın tanıklarından olmak ve beklenilenin üstünde bir hazineyle karşılaşmak inanılmaz mutluluk verici bir olaydı." Hâlâ da aynı düşüncedeyim. Benim beklentim orta karar bir yerdeyken, Sümeyye daha azla yetinemezsin diyerek çok daha iyi bir kitap sundu bizlere. Ve hakkını yememek gerekir, ilk kez okuduğum duygularla okuyor ve aynı tepkileri veriyorsam o kitap gerçekten iyidir.

Seri, Burak ve Betül'ün fırtınalı aşkının anlatıldığı Aşka Rehin ile devam ederken, tesadüfen yolları kesişen ve kaderin bir araya sıkça getirdiği Ömer ve Hayat'ın aşkının anlatıldığı Hayatın Ruhu ile son buluyor.
Bir vefa borcu güçlü bir aşkı beraberinde getirir mi?
Sosyetenin Asi Gülü lakabıyla adından sıkça söz ettiren Esma Hazne aşktan uzak duran biriydi. Sıkça erkekleri terslemesi yüzünden birçok gazeteye manşet oluyordu. Popülarite onun için önemli değildi. Onun tek bir düşüncesi vardı: Okulunu başarıyla bitirip Hazne Holding'in yönetimine geçmek. Ta ki haberi olmadan küçük bir oyunun parçası olana dek…
Başarılı iş adamı Baran Gökdağ'ın, bir vefa borcu yüzünden hiç tanımadığı sosyetik bir kızı, kısa süreliğine himayesi altında tutması gerekiyordu. Siciline birini kaçırmaktan dolayı suç işlenmesi ihtimali onu bir hayli tedirgin ediyordu. Üstelik kıza ilk görüşte tutulmuştu. Şimdi ona aklı başka, kalbi başka bir şey söylüyordu. Hırçın rehinesiyle sevgili olması, yaşayacakları birçok belayı da beraberinde getirecekti.
(Tanırım Bülteninden)


Ezgi Su Yıldırım - Kaçış | Kitap Yorumu


Yazar Adı: Ezgi Su Yıldırım 
Kitap Adı: Kaçış
Özgün Adı: *
Seri Sıralaması: Bilinmezlik Senfonisi #1
Baskı Yılı: 2021
Sayfa Sayısı: 624
Yayınevi: Otantik Kitap
Kitaba Puanım: 5/5
Bir uzay senfonisi... Ve kesinlikle bilinmezlikten kaçışın kitabıydı.
Bilinmezlik Senfonisi serisine yüksek bir tempoyla giriş yapıyoruz Kaçış kitabıyla birlikte. Kurulan evreni, o evrende yaşayan ırkları, ne amaçladıklarını ve ne yapmakta olduklarını öğreniyoruz başlangıç kitabında. Adım attığımız bu serüvene, hiç hız kesmeden uzayda gezegenler arası bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bizi ilk Aesir askerleri Stella Uzay Üssü'nde karşılıyor, ilk tanıştığımız kimseler onlar oluyor. En çok dikkatimi çeken Aedan oldu, tarifi imkansız şekilde tutuldum ona. Carina ise benim farklı şekilde dikkatimi çeken bir karakter, ondan -kesinlikle!- nefret ettim. Muhtemelen seveni de bulunamayacak, sorry bitch! 😑 Bir de Shawn var, onda bir şeyler doğru gelmedi bana ve nitekim hadislerimde yanılmadım. Nefretimi kazanan bir diğer karakter de o oldu.

Sonrasında kitap bir yol ayrımına giriyor ve asıl hikayeye giriş yapıyoruz. Orada da Atherionlar ile tanışıyoruz. Dünya'da bir tufan olmuş yaşam da bitmiş, işte o zaman bu eşsiz ve ulvî varlıklar insanlara yardıma gelmişler. Onları kendi gezegenlerine götürmüşler, yaşama haklarını eline verip özgür kılmışlar ama kendi ırklarının üstün olduğunu unutmamalarını sağlamışlar. Tapınakta yaşamasına izin verdikleri özel olan biri var, Arialleena Darvethi. Onu önemli ve özel kılan özelliği ise Aria'nın gelecekte olacakları, geçmişte olanları görebiliyor olması. Ve ona Zamanın Gözü diyorlar. Bu eşsiz yeteneği sayesinde tüm galaktik evren peşinde, onu kendi safına çeken öngöremeyecek güce sahip olacağını düşünüyor ve ellerinden ne geliyorsa yapıyor. Kızımız bu amaç yolunda çeşitli olaylar yaşıyor ve onu kurtaracak biri ortaya çıkıyor. Kean! Kimdir bu, necidir nedir nereden gelmedir diyerek karakteri tanımaya koyulurken onunla beraber arkadaşlarını tanıyoruz. Onunla birlikte bize yarenlik eden dostlar artıyor; Atlas, Zetsa, Buteo ve Nareli...


İltralar, Oxeaklılar derken olayların seyri değişir, tırmanan tansiyonla heyecan durmak bilmez. Hikayenin detayına girdikçe her birinin amacı ortaya dökülür. Söylenmeyenler dile geliyor, fısıltılar sus bilmeksizin konuşuyor, kaçınılmaz son geliyordur. Aedan'a ne olmuştur? Kean kimdir? Aria bu kadar önemliyken ve sudan çıkmış balık gibi oradan oraya sürüklenirken kendi bilincini koruyabilecek midir? Yeteneği pimi çekilmiş bir bomba iken kimin elinde patlayacaktır? Hepsi ve daha fazlasını kitabın sayfalarında bulabilirsiniz.
Kitap kesinlikle macera yönünden yüksekti, romantizm kırıntıları vardı fakat ondan daha önce ortada olan hayatta kalma hikayesiydi. Aria özel biri ve üzerinde baskı da gücünün yoğunluğu kadar fazla. Hayatının tamamını dış dünyadan izole şekilde tapınakta büyüyerek geçirmiş, birden bire olayların merkezinde olup hem kendi gücüne hem de değişen ve ayak uydurmakta zorlandığı hayatına adapte olmakta zorlanıyor. Aria alışma ve öğrenme süreci içerisindeyken, eminim ki serinin devam kitaplarında daha güçlü bir şekilde karşımıza çıkacak.

Aksiyon dolu kısımları daha keyifle okuduğumu itiraf edebilirim. Daha durağan yerler vardı ama aksiyon sahnelerini iple çektiğimi açık yüreklilikle söyleyebilirim. Kitap geneli olarak sevdiğim, okurken eğlendiğim bir serüven oldu benim için. Kafamda tasarladığım notum benim farklıydı. Finale yaklaşırken elimizde bir bomba patladı ve ilk artçı sarsıntı o zaman oldu. Finalde yaşananlarla birlikte her şey değişirken benim notum da değişti. Kitabın seyrini değiştirip daha farklı bir yere taşıyan sonla Bilinmezlik Senfonisi, Kaçış kitabı benden tam puanı kaptı. Kesinlikle bu maceraya çıkmak, o atmosfere bürünüp onlarla beraber soluk almak gerek.
Duyuyor musunuz? Fısıltılar susmuyor... Fısıltılar okumanızı söylüyor. 😍

“Evren zalimliğini güçle besliyor...”
Gelecek... 
İnsanlığın Dünya’yı terk ettiği bir gelecek. Tufan başladığında insanlara çok benzer fiziksel özellikler taşıyan Atherionlar tarafından kurtarılan Dünya Halkları, onlar aracılığıyla Zebous Galaktik Birliğine kabul edilir ve koloniler hâlinde pek çok gezegene yayılır.
Nihayet huzuru bulduğunu sanan insanlık, daha kaotik bir düzene düştüğünü öğrendiğinde olacaklardan kaçınmak için çok geç kalmıştır. Zamanın Gözü asırlar sonra tekrar hayat bulmuştur ve onun yaşaması için tek bir şart koşulmuştur: Atherionların kutsal tapınağına tutsak bir hayat. Geleceği ve geçmişi gören gözlerin sahibi genç bir kız, Arialleena Darvethi. 
Emellerine ulaşmak için Zamanın Gözü’ne ihtiyacı olan kötücül varlıkların peşine düşmesiyle Arialleena için mahkûm olduğu hayat biter ve bilinmezliklerle dolu bir kaçış başlar.

Galaksinin kaderi genç kızın narin omuzlarına yüklenmişken kendi canavarlarıyla yüzleşen soğukkanlı, esrarengiz bir adamın yardım eline sıkı sıkıya tutunur. Uzayın sonsuzluğunda oradan oraya sürüklenen Aria ile Kean güç ve iktidar hırsının dinmediği Galaktik Halkların arasında ihanet ve tuzaklarla yüzleşirken kendi yollarını çizebilecekler midir?
Bilinmezlik merak doğurur... Merak ise bilinmezliğe muhtaçtır.
(Tanıtım Bülteninden)


Julie Garwood - Aşk Seni de Vurur | Kitap Yorumu


Yazar Adı: Julie Garwood
Kitap Adı: Aşk Seni de Vurur
Özgün Adı: Shadow Music
Seri Sıralaması: Highlands' Lairds #3
Baskı Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 392
Yayınevi: Epsilon Yayınevi 
Kitaba Puanım: 3/5
İskoçlara karşı sevgim seller, ilgim derya denizken canım Julie Garwood'cuğuma devam etmicektim de ne edecektim ama değil mi? Serinin orjinal isimleri üçüncü kitaba kadar sadık sekilde ilerlerken üçüncü kitapta değişime uğraması son derece dikkatimi çekti. Orjinal ismi Shadow Music (Türkçeye çevirirsek direkt olarak Gölge Müziği olmaz mıydı? Beni aydınlatın lütfen.) Bizde baskı ismi Aşk Seni de Vurur olmuş. Yani bu isim de iyi ama karakterlere pek uymuyor ki kardeşim. Her neyse diyerek iç dökmeme bir son verip yorumuma başlıyorum.

Bir İngiliz Baronunun kızı olan -Kendisi St. Biel Ülkesi'nin prensesidir- Gabrielle, sınırlar arasında barışı korumak için Kral John tarafından yaşı bir hayli ileri olan İskoç asiliyle evlenmesi için kuzey topraklarına gönderilir. Yolda onu büyük sürpriz beklemektedir ve kaçırılma girişimi meydana gelir. Onu koruyacak  ve hayatını kurtaracak adam çıka gelir. Asıl adamımız da böylece ortaya çıkar, gelen kurtarıcı Colm Machugh'dan başkası değildir.

Gabrielle'in baba tarafından uzak kuzeni Gillian ile kocası -sakinim sakinim, ismi bile kalp krizi geçirmeme sebepken, sakinim 🤭- Lord Brodick Buchanan'le de böylece tanışır. Brodick'e eşlik eden, savaş alanına korku salan Lord Colm MacHugh dikkatini fazlasıyla çeken bu kadını korumaya karar vermiştir.


Gabrielle'i istemelerinin iki nedeni vardır; birincisi görenin tekrar tekrar bakmak istediği güzelliğinin bir kişiye ait olması, ikincisi ise kadının bildiğini düşündükleri hazineye sahip olmak istemeleri. Vermiş sözleri olmasaydı ona sahip olmak isteyenler kervanına Kral John da dahildir.

Fakat kurulan planlar bozulmak içindir, gerçek aşk da orada bir yerlerde saklanırken macera da tam olarak başlamış olur. Gabrielle, geleceğini etkileyen bu oyunda piyon mu olacaktır yoksa şah mı? Bu ve daha fazlası kitapta. 😍

Açık konuşmak gerekirse serideki en sönük kitaptı Aşk Seni de Vurur kitabı. Bir sıralama yapmam gerekirse Fidye serinin en en en iyi kitabıydı ki hâlâ iki başrolü tek kitapta yazıp birine çok değinmediği için Garwood'cuğuma bozuğum ya, neyse.

Kitapta benim için akmayan birkaç şey vardı. Hikaye hemen başlamıyor, sayfalar çevirip epey okumamız gerekiyor, asıl karakterlerin buluşması için de bir süre bekliyoruz.
Karakter gelişimi, çiftin kimyası derken oturmayan yerler vae hissi kitap boyu bırakmadı. Eksikler vardı, ben öyle hissettim en azından. Sanki daha uzun yazılmış daha işlenerek kaleme alınmış olsaymış daha oluru varmış diye düşünüyorum. Kesinlikle Garwood'un en iyilerinden biri değildi, evet ama yine de son zamanlarda keyifle okuduğum kitaplardan biri oldu diyebilirim.


Aşkın, nefretin, intikamın ve saf arzunun özüne inen sürükleyici bir hikâye…

St. Biel’li Prenses Gabrielle için İskoçya şaşırtıcı manzaraların, vahşi klan şeflerinin, aldatıcı vadilerin, dik gölgelerin – ve şimdi de hilekârlığın, ihanetin ve cinayetlerin diyarıdır. Muhteşem güzelliğiyle tanınan ve İngiltere’nin en güçlü baronlarından birinin kızı olan Gabrielle, aynı zamanda Highlands topraklarında barış isteyen kral için mükemmel bir pazarlık kozudur. Kral John, Gabrielle’in iyi huylu ve asil bir beyle evlendirilmesine karar verir. Ama bu evlilik asla gerçekleşmeyecektir.

Muhafızlarıyla birlikte akıl almaz bir zalimliğe tanık olan Gabrielle için her şey bir anda değişir. Okuyla tek atışla birinin canını alırken, bir başkasının hayatını kurtarır ve böylece savaş başlar.

Birkaç gün içinde eski ve yeni düşmanlar arasında büyük bir kavga alevlenirken Highlands tutkuyla tutuşur. Gabrielle’in sakladığı sır yüzünden İskoçya’nın en korkulan adamı Colm MacHugh’un cesur olmak için yeni bir sebebi vardır. Colm’un delici bakışlarının altında

Gabrielle’in ne bedeni ne de kalbi güvendedir.
(Tanıtım Bülteninden)
☆☆☆

Highlanders' Laird Serisi;
#3 Aşk Seni de Vurur / Shadow Music

Julie Garwood - Fidye | Kitap Yorumu


Yazar Adı: Julie Garwood 
Kitap Adı: Fidye
Özgün Adı: Ransom
Seri Sıralaması: Highlands' Lairds  #2
Baskı Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 544
Yayınevi: Epsilon Yayınevi 
Kitaba Puanım: 5/5
"Senin zayıf noktan nedir, Brodick?"
"Sen."

Bakın abartısız söylüyorum bir şeyden haz etmiyor ve ille de olmaz asla olmaz diye diretmeyin sakın, o olmaz diye kararla söylediğiniz ne varsa o olurken kendinizi bulmanız an meselasi. Brodick için de geçerli, İngilizlerden zerrece haz etmeyen beyimiz görür görmez gönlünü İngiliz bir leydiye kaptırdı ki, tam seyirlik. Highlanders' Laird serisi Sır ile başlayıp Fidye ile devam ederken, ilk kitaptan gözümüze çarpan iki cengaver yiğit yakışıklı korkusuz savaşçı Allah'ım böylesi bize de nasip et dedirten bey vardı. Heh, o ikiliyi tek kitapta harcayan (ne vardı Ramsey beycim için de uzun uzadıya şöyle 400 500 sayfalık kitap olaydı) canım yazar Julie Garwood'u esefle kınıyorum. (Bu cümlenin ing halini acil yazın bana, yazara trip atacağım!) En son bizim bitirim ikili çok sevdikleri dostlarının eşine benzer birini bulma umuduyla Ingiltere'ye gelin bulmaya gidip elleri boş dönmüşler! İşte aradıkları aşk hayat arkadaşlarını Ramsey burnunun ucunda bulurken, Brodick'e ise tıpış tıpış geldi. Şimdiye kadar olan gevezelikten anlaşılan şu, ben kitaba aşık oldum! Beni o zamanışınlayacak kimse yok mu?

Küçük bir kızken annesini kaybeder esas kızımız, yine gecenin bir yarısı uykusundan uyandırılan Gillian, babasının onu ve ablasını alel acele hazırlayıp güvendiği muhafızlar ile kaleden güvenle ayrılmasını sağlamaya çalışır. Henüz ne olduğunu anlamazken babası ablasına bir emaneti olur, zamanı gelince bunu asıl sahibine yani krala vermeyi öğütler. Sonra apar topar gizli geçit ile çıkışa gitmeye koyulurlar. Kale saldırıya uğramış ve babası evini ona bağlı olan insanları savunacaktır. Baskın zamansız olur ve kayıplar çoktur. Hikaye de böyle başlar. Yıllar geçer, akıllı ve güzel bir kadın olan Gillian büyümüştür. Ailesini dağıtan, babası hakkında asılsız iftiralar savurup adını kötüye çıkaran saf kötü acımasız Baron Alford'u alt etmek için yollar arıyordur. Hayat ona bir çıkış yolu sunar, hain bir iskoç ile iş birliği yapan baron yanlış bir çocuk kaçırmıştır ve bu işin sonu çetin bir mucadeleye çıkar.


İskoç beyleri Ramsey Sinclair ve Brodick Buchanan’ın yardımı sayesinde hem çocuğu güvenli olarak ailesine ulaştıracaktır hem de geçmişten kalan hesaplanmasında güçlü müttefikler ile eli yenilmez olacaktır. Tek hesava katmadığı aşk onu, terk edilmiş klisede yardım beklerken (gözümde canlandı sahne Allah'ım Allah'ım) bulacaktır.

Kitapta en çok güldüğüm detay çocuk karakter Alec'ti. Onun kim olduğunu kitabı bulur da okursunuz diye söylemeyeceğim. Öyle zıpır öyle zeki öyle sevimli bir hergele ki, onun olduğu sahnelerde gülmekten kitaba ara verdiğim de oldu. Hele ki Gillian'in ona Brodick'in görünüşü hakkında soru sorup, onun yanıltıcı cevapları ve bizim kızın hayal kırıklığına uğramasına kahkahalarla güldüm. Keşke kitabın sonlarına doğru da Alec'i görebilseydik, çok güzel olurdu. 

Onun haricinde en çok güldüğüm bir başka yer ise Brodick'in hilesi ile gerçekleşen evliliklerinde Gillian'ın hiçbir şeyden haberinin olmadığı, devamında gelen sahnelerde nişanlandıklarını düşünürken "hayır, nişanlanmadınız," karşılığını alıp bozulduğu hatta üzüldüğü sahneler çok güzeldi. Gillian'in gerçeği öğrendiğinde verdiği tepkisi ise durumu taçlandıran yerdi. O kadar keyif aldım ki kitaptan hani her şeyiyle çok çok iyiydi. Birbirlerini daha yeni yeni taniyorken güvenmeleri destek çıkmaları birbirini kollamaları öyle güzeldi ki açık ara bence serinin en en güzel kitabı diyenilirim. Tek hoşuma gitmeyen en başta dediğim gibi, Ramsey ve Bridgit'in hikayesinin kısa olmasıydı. Garwood'cuğum keşke onların aşkını başka bir kitapta daha uzun şekilde yazmış olsaydın.

Yorumuma kitapta en çok sevdiğim iki karakterle son vereyim, inanılmaz bir kitaptı. Şiddetle öneririm. 

"Amca, sen şeyi biliyor musun?"
Brodick Alec'e doğru döndü. "Hayır, neyi?"
"Ben boğulmadım."
Gillian, yakışıklı birer İskoç beyi olan Ramsey Sinclair ve Brodick Buchanan’ın yardımıyla geçmişini aydınlatabileceğini keşfeder. Genç kadın, bu iki İskoç beyinin cesaret ve kurnazlığı, yeni tanıştığı Bridgit’in de arkadaşlığı sayesinde, ailesini dağıtıp babasının adını kötüye çıkarmış olan vicdansız Baron Alford ile sıkı bir mücadeleye girişir.  

Fakat Sinclair ve Buchanan gibi iki güçlü savaşçıyı yanlarında bulan Gillian ve Bridgit, ihtirasın güçlü bir silah olabileceğini, tek bir ihanetin bile tüm güveni ortadan kaldırabileceğini ve en büyük riskin teslim olmak - özellikle de beklenmedik bir aşkın uyandırdığı güçlü hislere teslimiyet - olduğunu fark ederler.

“Harika... Fidye’de şüphe, tutku, özlem ve neşe bir arada.”
All About Romance

“Julie Garwood, aşk romanlarının en önemli ve tanınmış isimlerinden biri haline geldi.”
People
(Tanıtım Bülteninden)

☆☆☆

Highlanders' Laird Serisi;
#2 Fidye / Ransom
#3 Aşk Seni de Vurur / Shadow Music