13 Ekim 2015 Salı

Yazar Röportajı #6 Ecem Altınok - Beyaza Tutsak


Derin sularında bu ayna her an
Sizden bir parıltı aksettirecek
Kah çıplak bir omuz sessiz düşecek
Eriyen bir kuğu beyazlığından
#AhmetHamdiTanpınar

Hep de öyleydi hayat işte, eriyen bir kuğu beyazlığında..

Hayatında en fazla iz bırakan bir olay ya da durum oldu mu? Olduysa bunlar nelerdir?

Hemen hemen her yaşadığım olayın bana bir katkı sağladığı inancındayımdır. Ancak iz bırakan olay için üçüncü sınıftayken öğretmenimle yaşadığım bir hadiseyi diyebilirim. O zamanlar küçüktüm ve bazı şeyleri görmezden gelemiyordum. Öğretmenim bir konu hakkında bana güvenmemişti, beni dışlamıştı. Sınıftaki hemen hemen herkes yarışmaya katılırken ben katılamamıştım. Birkaç arkadaşım daha aynı durumdan muzdaripti. Yarışmaya birkaç gün kala çok çalışmış ve oldukça iyi bir sonuç çıkarmıştım kendim için. Amacım benim de yapabildiğimi göstermekti. Ve başarmıştım. Yarışmada en beğenilen gösteri benimkiydi. O zamanlar babamın işi nedeniyle başka bir yere taşınmak zorunda kaldığımızdan bu son hamlemdi o okulda ve benim için önemliydi. O yüzden benim için yeri çok ayrıdır. O olay sayesinde azmi öğrenmiştim. İnsanın isterse yapamayacağı hiçbir şey yoktur ana fikrini çıkartmıştım.

En çok yoksunluğunu yaşadığın şey neydi?

Huzur, sanırım. Her daim diken üstündeyimdir. Huyum kurusun, mükemmelliyetçi bir insanımdır. Birazcık da sabırsız... O yüzden okul hayatım boyunca hep "Ya insanlar ne derse?" kaygısı içinde yaşadım ve yaşıyorum da. Kalem ve kağıda sarılmak dışında huzur benim için nadide bir cevherdir.

Uzun bir yol aslında kitap serüveni, peki bu yolculukta ne zaman ben artık yazarım diyebilirsin? Ya da kendini ‘yazar’ olarak tanımlıyor musun?

Hala daha tanımlamıyorum. Evet, elimde bir kitap var ve ona baktıkça "Bu benim eserim!" diyebiliyorum ama yazar demek? Onun için daha bir yol var. Yazmaya başlayalı 3 sene oldu sanırım. Bu sayı iki hanelilere geçmeden, kendimi yeterince güçlü hissetmeden ve kalemime tamamen güvenmeden kendimi yazar olarak sayamam. 

Kitaplarını ne kadar sürede yazıyorsun? Yani bir romanın ortaya çıkması ne kadar sürüyor?

Ortalama bir yıl gibi bir süreçte tek kitabımı bitirmiş oluyorum. Normalde masa başına oturup her gün bölüm yazabilsem bu sayı dört-beş ay gibi bir süreye tekabül eder. Ancak yoğun ders ve sınav temposu, sosyal hayatım nedeniyle bir yılda bir kitabı bitirebiliyorum.

Yazmak güzel olduğu kadar meşakkatli bir eylem. Peki sen, ne için yazıyorsun?

İnsanlara bir şeyleri hissettirebilmek için ve Aynı Yıldızın Altında'ki Augustus gibi bu dünyadan göçüp gitmeden evvel birilerinin yaşamında ufak da olsa bir iz bırakabilmek için yazıyorum. Sesimin, yaşadıklarımın diğer kişilere ulaşmasını ümit ediyorum. Yazdığım karakterler bir parça da olsa benden izler taşır. Onları en uygun şekilde işlemeye çalışarak insanlara acıyı, sevgiyi, aşkı ve tamamen toz pembe olmayan yaşamı hissettirebilmek için yazıyorum, yazacağım da.


Karakter oluşturmak için çok insan tanımak gerekiyor mu? Romanlarındaki karakterlere benzeyen insanlar tanıyor musun?

Babamın işi sayesinde çok insan tanıdım. Çok insan profili gördüm. Bunun avantajlarını yaşıyorum diyebilirim. Ancak karakter oluşturmak için çok insan tanımanın gerekmediğini savunuyorum. Evet, somut bir model size daha çok yardımcı olur. Ama hayal gücü sınırsızdır. Düşlediğiniz zaman da bazı karakterleri çıkarmak mümkündür. Romanlarımdaki karakterlerin bir çoğunu çevremden esinlenmişimdir. En basitinden Aral'ın dengesizlikleri, dış görünüşü bir arkadaşıma çok benziyordur. Ya da Binlerce His'teki Çağın karakteri hala daha arkadaş olduğum bir tanıdığımı bana hatırlatır. Yazarken fark etmem karakterlerin nasıl olduğunu. O anki ruh halime de bağlıdır aslında. O gün olay mı yaşamışım? Kızdığım kişiyi ele alırım. Ya da mutlu muyum? Beni sevindireni yazarım. Ama mutlaka ilişkilerimden etkilenirim. Yani anlayacağın; hemen hemen bütün karakterlerim içinde bulunduğum ortamdan izler taşır.

Kitaplarındaki konuları seçerken nelere dikkat ediyorsun? Karakterlerini nasıl seçip oluşturuyorsun? Yazarken belirli bir teknik kullanıyor musun?

Konular çok değişik gelişiyor. Genelde konularımı acıya, hüzüne dayalı kurarım ama bazen gülümsemeye ihtiyaç duyduğumdan daha komik hikayeler de ele aldığım oluyor. İnsanın ruhuna dokunan temaları işlemeye çalışıyorum çoğunlukla. Karakterler yukarıda dediğim gibi; kendiliğinden gelişiyor. Yazarken diyaloglar, vereceği tepkiler şekil kazanıyor. Ama elbette, belli başlı özelliklerini rolüne göre belirliyorum. Konuya göre kız hissetmiyor mu? Acılar yaşasın diyorum. Hissetmiyor sansın ama aynı zamanda gülsün, korksun, sevsin. Bir de ona yardım eden erkek olsun. O da daha sevecen, daha esprili ve daha haylaz olsun. Zıtlıklar buluşsun fikrinden yanayım. Yazarken bölüm bölüm yazmayı tercih ederim. Öncesinde kafamda canlandırırım yaşanacakları, diyalogları, karakterlerin tepkilerini, hemen hemen her şeyi. Sonrasında kelimeler üşüşür ve yazmaya başlarım. Doğaçlama gelişir çoğu şey. Belli bir tekniğim yoktur diyebilirim.

Peki nasıl başladın yazmaya, bu maceraya başlarken örnek aldığın bir isim var mıydı?

Facebook zamanlarında Vildan diye bir kız vardı. Tıp okuyordu, aynı zamanda da hikaye yazıyordu ve hikayesi oldukça güzeldi. Onu örnek alırdım kendime bir aralar. Ama rol model diyebileceğim biri hiç olmadı. J.K.Rowling'in hayatı beni çok etkilemiştir. Onca yayınevinin kitabını kabul etmeyişi ve şimdi geldiği nokta takdire şayan. Yazmaya küçüklükten beri bir hevesim vardı. Ancak asıl beni itekleyen ve yazmayı sevmemi sağlayan sekizinci sınıftaki Türkçe hocamdı. Nedendir bilmem ama beni şiir okumaya almış, ilk yazdığım hikayemi okulun kitabına koymuş ve beni sürekli yarışmalara sokmaya çalışmıştı. Onun sayesinde ilk ciddi hikayelerimi kaleme aldım. Facebook'ta gördüğüm yazım dili zayıf diyebileceğim ve paragrafların arasına gülücük işareti sıkıştıran bir hikaye sayesinde başladım aslında bu yola. Hikayeyi beğenmeme rağmen diğer kişiler oldukça beğenmişti ve beğeni sayısı da o zamanlar için yüksek diyebileceğim bir rakamdı. Sonrasında "Ben neden yazmıyorum ki?" deyip aldım elime kalemi kağıdı, kelimeleri buluşturdum mürekkebimle. Şimdi buradayım.

Bir romanın başarılı olabilmesi için sence olmazsa olmaz koşul nedir?

Dil. Günlük hayatta kullandığımız "yapıcam,edecem" gibi kelimeleri bir kitapta görmek açıkçası benim hiç hoşuma gitmez. Dil benim için her şeyden üstündür. Konunun da azıcık özgün olmasından yanayımdır. Herkesçe bilinen bir konuyu ele alabilirsin ama en ufak bir değişiklik dikkat çekici hale getirir. Konu ve özellikle dil çok önemlidir.

Kitabı yazarken, kafanda önceden belirlemiş olduğun bir kurgu var mıydı, yoksa yazdıkça mı gelişti her şey?

Yazdıkça gelişti. Tanıtımı karaladım, kurguyu belirledim ama olaylar, diyaloglar, kısacası her şey yazarken son şeklini aldı. 

Zorlandığın, takıldığın anlarda, yazmayı bırakır mısın, yoksa kendinizi zorlar, yazmak için direnir misin?

Bu değişir. Eğer o gün bölümü koyacağım dediysem veya koyacağıma dair plan yaptıysam kendimi zorlarım. Ancak boşsam ve rahatsam tıkandığım anlarda genelde bırakırım. Zaten o tür zamanlarda "Yarın devam ederim" deyip toparlanırım. Dinç bir kafayla daha çok motive olacağıma inanırım çünkü.

Beyaza Tutsak adlı kitabını yazmaya ne zaman ve nasıl karar verdin?

2 yıl önceydi. Kurgu bir anda aklıma geldi. Film izlemiştim sanırım ve bazı olaylar duymuştum. Bunun sonucunda beynimde yeşil ışık yanmıştı. Uyuşturucuya dayalı bir hikaye yazacaktım. Böyle Beyaza Tutsak çıktı. Mucizevi bir şekilde gelişmedi.

Kitap yazmanın senin açından zorlukları var mıydı?

Olmadı. Sadece bazı zamanlar fedakarlık yapmam gerekti ama şikayetçi olduğumu söyleyemem.

Kitaplarında en beğendiğin ya da beğenmediğin yerler var mı?

En beğendiğim yer; Aral'ın sarhoş olduğunda söyledikleri. Aral'ın hislerini, düşüncelerini anlamak için temeldi. Beğenmediğim yer; Bulut olayı. Daha detaylı işlenebilirdi. Sonradan fark ettim onu maalesef. 

Kitapların senaryolaştırmak için teklif geldi, yazdıklarından en az birini filme çekileceği söylense ne hissederdin ve kararın ne olurdu?

Çok sevinirdim kesinlikle. Beyaz perdeye yazdıklarımın aktarılması muhteşem bir şey olurdu. Şartlar uyarsa kabul ederdim, tabii. 

Kendi kitaplarını yayınlatmak isteyen biz okuyucularına örnek olmak açısından ilk kitabını yayınlatma maceranı anlatır mısın?

Nereden başlasam... Okulların açılmasına iki gün vardı, sanırım. Hesabıma mesaj gelmişti ve ben de şans eseri açtım. Ve bum! Beyaza Tutsak'ı kitaplaştırmak istiyoruz diye yazıyordu. Çok heyecanlanmış ve sevinmiştim. Çığlık çığlığa aileme koşmuş ve onlara mesajı göstermiştim. Onlar da en az benim kadar mutlu olmuştu. Sonrasında görüşme süreci başladı. Bayram tatilinde yayınevinin yerine gidip görüştük, konuştuk, anlaştık ve sözleşmeyi imzaladık. Ama asıl koşuşturma bundan sonra başladı. Üç ay gibi bir sürede Beyaza Tutsak'ı baştan okudum, yazdım, sildim. Kusursuzu yakalamak için çaba harcadım ama ne kadar yakaladım... Orasını bilmiyorum. Sonrasında okumalar yapıldı, editöryel süreç başladı ve bu sefer de olayda değişiklikler yaptık. Eklemeler yapıldı, sayfaları arttırdım. O esnada da kapak için fotoğraflar arıyordum. Son okuma yapılıp hikayenin son hali elime ulaştığında bu sefer kapak aşamasına geçildi. Bilen bilir; kapakta bazı aksilikler çıktı. Ancak sonunda içime sinen bir kapak tasarlandı. Zaten kitabı ilk İzmir Fuarı'nda gördüm. Yaşadığım mutluluk... Tarif edemem o anı. Elinize kitabınızı aldığınız an yaptıklarınızı, çektiğiniz zorlukları, yaşadıklarınızı tamamen unutuyorsunuz. 
Yayınevi önemi büyük sanırım. Buna nasıl karar vereceğiz peki? Yani hangi yayınevine gitmemiz gerektiğine...
Kalbinizin sesinizi dinleyin gibi klasik bir cümle kurmak isterim ama paranın hüküm sürdüğü bir dünyada böyle bir cümleyi kurmak biraz zor. Şartları size en uyan ve sizin mutlu olacağınız bir yayınevi tercih etmek en makulü. Ama şöyle de bir gerçek var ki; sektörün içine girmeden, o atmosferi solumadan neyin iyi neyin kötü olacağını anlayamıyorsunuz. Biraz da şansa kalıyor bu.

Peki yayınevleri nelere dikkat ederler?

Kimi yayınevleri var ki okunmaya çok bakar. Hayran kitlen ne kadar yüksekse o kadar satarsın gibi bir düşünce oluşur. Buna bir yandan hak veriyorum tabi. Ama çoğu yayınevinde gördüğüm kadarıyla yazım diline ve işlenen konuya bakıyor. Ki bu da sevindirici bir durum.

Günümüzdeki edebiyat durumunu nasıl buluyorsun?

Şöyle söyleyeyim; benim gibi bir çok gencin şu anda kitap çıkarıyor olması müthiş bir şey. Aralarında ayrılanlar var mı? Tabi ki. Kimisi eleştiri yağmuruna tutulur, kimisi de baş tacı olur. Bu doğanın kanunu gibi bir şey. Bazı yönlerden edebiyat iyiye gidiyor, bazı yönlerden ise olduğumuz yerde duruyoruz. Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı genel haliyle özgürlüğü, yurt sevgisini ve milliyetçiliği işleyen bir zaman dilimidir. Ancak günümüz şartlarında insanlar teknolojinin gelişmesi ve yaşam şartlarının değişmesiyle daha soyutsal konulara yöneldi ve bunun etkisi de Wattpad ile beraber arttı. Artık insanlar duydukları ama sahip olamadığı veya olmak istediği şeyleri okumak istiyor. Aşk gibi, dram gibi... Empati kurulması mümkün ancak bir o kadar da zor konuların yazarlar tarafından okuyuculara ulaşması son dönemlerde oldukça rövaçta. Kişisel gelişim kitaplarının artışı da buna örnek verilebilir. İş şartlarının artışıyla, stres ve kaygının yoğunluğuyla insanlar rahatlayabileceği kitaplara ilgi gösterdi. Ticari kaygı düşünülmezse edebiyatımızın iyi yerlere geleceğini düşünüyorum. Daha şimdiden bir çok genç, kitap çıkarmak için adım attı veya çoktan çıkardı. Bu okuma-yazma oranının ne kadar arttığının ve edebiyatımıza önem verildiğin göstergesi. 

Son olarak eklemek istediğin, okurlarına söyleyeceğin bir şey var mı?

Onlar benim sırdaşım, yoldaşım, arkadaşım... Onları sevdiğimi söylemekten başka bir şey gelmiyor aklıma. Sizleri çok seviyorum, Beyazlar! <3 


Hazan ve Hakan...

Hayatın acımasız pençesine takılmış iki kardeş.... Et ve tırnak gibiydi ikisi. Birbirlerinden bir an olsun ayrılmazlardı. Ancak zamanla, büyüdükçe araya bambaşka bir engel girdi: Uyuşturucu... Bu beyaz illet kardeşinin ruhunu esir alırken hiçbir şey gelmiyordu elinden Hazan'ın. Gün geçtikçe ismi siliniyordu bu yaşamdan.
Ancak Hakan'ın başına gelenlerden sonra tekrardan yazdı baş harflerini inadına hayata. Fedakârlık kalbinde gün geçtikçe köpürdü, yerini yasak duygulara bıraktı. Araf'tayken Cennet'te, Cennet'teyken Cehennem'de buluverdi kendini. Ve bunun sebebi, kaybolduğu o safir mavisi gözlerin sahibiydi... Hazan kardeşini kurtarmak için girdiği bu yolda hiç beklemediği duygularla karşılaşıp geçmişindeki acıları başkasının karanlığında silebilecek miydi? Bu amansız oyunda beyaz siyaha mı bulana-caktı? Yoksa siyah beyazla mı buluşacaktı? Peki, beyazın yanında siyaha yer var mıydı?
(Tanıtım Bülteninden)







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder